Şirket-i Hayriye’nin hepsi buharlı olan vapurlarının kırk sekizi yandan çarklı, geriye kalan yirmi dokuz vapurun on beşi tek, on dördü ise çift uskurluydu. Son yandan çarklı vapurları 49 numaralı Hale ve 50 numaralı Seyyale olan Şirket-i Hayriye’nin ilk uskurlu vapurları 47 numaralı Tarz-ı nevin ve 48 numaralı Dilnişin; ilk çift uskurlu vapurları ise 59 numaralı Kamer ve 60 numaralı Rağbet idi.
Şirket-i Hayriye’nin birbirinin eşi vapurlarından 59 numaralı Kamer 1906’da ve 60 numaralı Rağbet İngiltere Newcastle’de W. G. Armstrong Whitworth & Co. Ltd. tezgah-larında yolcu vapuru olarak inşa edildiler. 327 gros tonluk vapurların boyları 41,2 metre, enleri 7,3 metre ve derinlikleri 2,9 metre idi. Kamer ve Rağbet’in Wallsend Mumford Ltd. yapımı her biri 185 beygir gücünde 2’şer adet tripil buhar makineleri vardı. Çift uskurlu olan vapurlar saatte 10 mil hız yapabiliyordu. 750 yolcu kapasitesi bulunan vapurlardan Kamer 1964 yılına kadar hizmet verdi. Rağbet ise 8 Nisan 1915′te Osmanlı Bahriyesine devredildi. Hastane gemisi olarak kullanılan Rağbet 7 Ocak 1920′de Şirket-i Hayriye’ye iade edildi. Uzun yıllar İstanbul sularında çalışan Rağbet 1966’da hizmet dışı kaldı.
Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinin sorunları öğretmenevinde yapılan “Gelibolu’nun Sorunları ve Çözüm Önerileri” konulu toplantıda ele alındı.
Gelibolu Belediye başkanı Mustafa Özacar yerel yönetim olarak belediyenin başına Gelibolu’nun sorunlarının çözüme kavuşturulması için talip olarak geldiklerini belirterek, “İlk olarak da ilçenin alt yapısına eğilerek, su ve kanalizasyon sistemine el atarak, büyük bir kısmını çözüme kavuşturduk. Buraya yerli ve yabancı turistin gelmesini istiyorsak, onların ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız. Bu da tabii ki, tek başına olacak bir şey değil, Burada birlik ve beraberlik gerekiyor. Gelibolu’nun tanıtıma değil, bakıma ihtiyacı var. İlçede eksik olanlar bizim ayıbımızdır. Her kesimden katılımlar ile komisyonlar oluşturularak bu sorunları birlikte çözelim” dedi.
Toplantıda söz alarak konuşan Gelibolu Ticaret Odası Başkanı Ayhan Veral ise denizlerden yararlanma fikrine kendilerinin de katıldığını belirterek, “Özellikle bize ait olan öyle bir denizimiz var ki, dünyada sayılı. Çünkü bu Saros bölgesi kendi kendini temizleyebilen dünyadaki ender denizlerden biri. Biz bu denizimizden hiç de yararlanamıyoruz. Buralara biliyoruz ki, özellikle İstanbul’dan yüzlerde dalgıç dalış için buraya geliyor. Bizler bunları göz önüne alarak, projeler yapmalıyız. Buna yerel yönetimler yatırımcılara kucak açmaları ve işlerini kolaylaştırmalıdırlar. Gelibolu’ya acil olarak liman, çekek yeri ve marina yapılmalıdır. Savaş alanlarına gelen hiçbir kafileden ilçemiz yararlanamamaktadır” dedi.
1920 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Halid Ziya Bey, annesi Saibe Hanım’dır. İyi bir eğitim gördü. St. Joseph, Galatasaray ve Kabataş liselerinde okuduktan sonra, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi’nde master yaptı. Tarih ve Türkoloji dallarında Sorbonne Üniversitesi’nde, Tecrübî psikoloji dalında ise Columbia Üniversitesi’nde ihtisas yaptı.
Uzmanlık dalları arasında psikoloji, futuroloji, hukuk, tarih, yazarlık ve yayıncılık (şeref ve sürekli basın kartı sahibi) sosyo-etnografya yer almaktadır. 1947-1972 yılları arasında 25 yıl boyunca ABD’de Columbia ve CCNY üniversitelerinde çalıştı. 1975-1976 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde ve daha sonra da 1996 yılında Ahmet Yesevî Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.
“Sorularla Programlı Öğrenim” metodunun üç kurucusundan biri olarak ve ABD’deki katkılarından dolayı “WHO’S WHO” ansiklopedisinde yer aldı. ABD hükümeti tarafından 4 eyaletin eğitim planlaması ve Sunrise Açık Üniversitesi’nin kuruluşunda eğitim teknolojisi danışmanı olarak görev aldı. 124 okul (4 tanesi hızlı okuma ve bilgisayar üzerine) açtı.
Türkiye’de Yay-Kur Açık Öğretim Üniversitesi’ni kurdu. 1976 yılında NASA’ya danışman olarak Hindistan’daki uydulu eğitim çalışmalarını inceledi.
Reha Oğuz Türkkan’ın, yerli ve yabancı basında binlerce makale, dizi ve araştırması yayınlandı. İstanbul Ticaret Odası Gazetesinde “Amerika ve Türkiye’de İş Dünyası” konularında 2 yıl köşe yazarlığı yaptı.
ABD’de bulunduğu süre içinde, “Psikolojinin İş Dünyasında Başarıya Etkisi Ve Uygulanışı”, “İkna Psikolojisi Ve Satış Teknikleri” konularında iş dünyasına yönelik eğitimler verdi. Çeşitli şirket ve kuruluşlara danışmanlık ve yönetim kurulu başkanlığı yaptı.
Reha Oğuz Türkkan, Türkçülük alanında çeşitli sosyal faaliyetlerde bulundu. Bu konuda yazarlık ve yayıncılık yaptı. Gurbetçi çocuklar için ABD’de Atatürk Okulu adıyla bir okul açtı. 1997 yılında Orta Asya ve Kafkas Türkleriyle ilgili olarak “Türk Dünyası Parkı” ve “Türkler” adlarıyla ABD’de ve Türkiye’de daimi resim sergileri açtı.
Reha Oğuz Türkkan, Türkiye’de “Çevrecilik Eğitimi Kampları”nın kurucusu oldu.
ABD’de Human Value Vakfı başkanlığı yaptıktan sonra, NEA (Eğitim Sendikası), IPA (Konferansçılar Derneği), Gazeteciler Derneği, Aydınlar Ocağı’nda üyelik ve Türk 2000 Vakfı’nda başkan olarak görev yaptı.
Ece Zübeyde Hanım ile evli, Aslıhan, Ceylan, Tuğrul ve Alptunga adlarında dört çocuğu vardır.
ESERLERİ:
Reha Oğuz Türkkan’ın İngilizce, Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanmış 41 kitap, 9 film ve 6 tv senaryosu bulunmaktadır.
Türkçülüğe Giriş (İstanbul-1940), Milliyetçiliğe Doğru (İstanbul-1943), One America (New York-1954), Talking Turkey (New York-1955), Turkish Literature (New York-1956), Turkish National Character (New York-1971), Tabutluktan Gurbete (İstanbul-1975), Yenilenmiş Türk Destanları ve Hikayeler (1977), Biz Kimiz (İstanbul-1987), Türk Milliyetçiliğinin Kısa Tarihi (İstanbul-1992), Yükselen Milliyetçilik, 21. Yüzyıl Milliyetçiliği (İstanbul-1995), Kızılderililer ve Türkler (İstanbul-1998) önemli eserleri içinde yer alır.
HAKKINDA YAZILANLAR
Türkeş’in tırnakları çekilmedi
Cemal A. Kalyoncu Aksiyon Sayı: 405
Yönetenlerin adalete müdahale ettiği sistemlerde hayat ne kadar acı ve çekilmez oluyor, hiç düşündünüz mü? Daha sonraki dönemlerde de vuku bulmakla beraber, özellikle çok partili döneme geçinceye kadarki süreç, bunun örnekleriyle doludur Türkiye’de. Sözü şuraya getireceğim. Aralarında Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan’ın da bulunduğu yüzlerce kişiden özellikle 23’ünün tutuklanıp, çeşitli işkencelerin ardından yargılandıktan sonra, ancak 29 Mayıs 1945’te beraatleri ile sonuçlanan ve tarihe ‘Türkçülük Davası’ olarak geçen hadisede, haklı olan kim veya kimlerdi acaba?
Olayın baş kahramanlarından biri, işkence gördüğü o yıllarda yaşı henüz 23/24 olan (1920 doğumlu) Reha Oğuz Türkkan’dır. Olayda adı geçenler, hükümeti de devirerek Türkçü bir devrim yapmakla itham edilirler.
Dilerseniz, olayın aslına geçmeden önce, Reha Oğuz Türkkan (bu soyadı bizzat kendisinin teklifi ile babası almıştır) ve ailesini bir tanıyalım. Nüfustaki resmi kayda göre 3 Mayıs 1920’de, (Aslen 12 Ekim’de doğmuştur, ama tutuklanıp işkence gördüğü tarihi doğum günü olarak kayıt yaptırmıştır) büyükamcası Ziya Paşa’nın Erenköy’deki köşkünde dünyaya gelen Türkkan’ın asıl ismi Reha’dır. Bunu beğenmeyince, sonra kendisi Oğuz ismini ilave eder Reha’nın yanına.
Reha Oğuz Türkkan, Kastamonu/Taşköprü’de Hacıkadızadeler olarak bilinen bir aileye mensuptur. Hacıkadızadeler, ulaşılabildiği kadarı ile altı göbektir kadılık yapan bir ailedir. Reha Oğuz’un Tire’de doğan babası Halid Ziya Bey ise, haritalara olan merakı yüzünden Tapu Kadastro Genel Müdürü olmuş, kadastroyu Türkiye’ye getirmiş bir kişidir. Reha Oğuz Türkkan, babasının amcaları kolundan Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa ve Sıdıka Hanım’ın oğulları olan ve 27 Mayıs’tan sonra Adnan Menderes’çi diye emekli edilen Orhan Türkkan (13. Dönem Kırklareli milletvekilliği yaptı) ve Selim Türkkan paşalarla da, akrabadır. Kavala Holding’in kurucusu Mehmet Kavala ile bacanak olan Selim Türkkan Paşa’nın, Kavala Holding’de üst düzey yöneticilik yapan çocukları Ömer ve Zeki Türkkan ise Osman Kavala ile kuzendirler. Reha Oğuz Bey’in babasının amcaları tarafından bugün tanıdıklarımız arasında 9 Eylül Üniversitesi rektörlerinden Refet Saygılı da vardır.
Reha Oğuz Türkkan’ın annesi Saibe Hanım’ın baba tarafı ise Azerbaycanlı, yine dört göbek öncesine kadar kadılık yapan bir ailedir. Türkkan’ın dedesi Yunus Bahtiyar Bey de Nafia/Bayındırlık Bakanlığı’nda müfettişlik yapan bir kişidir. Yunus Bahtiyar Bey, evliliğini Fitnat Hanım’la yapar. Reha Oğuz Türkkan’ın anneannesi Fitnat Hanım Bulgaristan fatihi olarak bilinen Aslanpaşazade ailesinin bir ferdidir. Aslanpaşa, o zamanki Sırbistan’a eyalet valisi tayin edilmiş bir kişidir: “Çok geniş bir ailedir o aile.”
— Rasih Nuri İleri de Aslanpaşa ailesinden değil mi?
“Öyle bir şey duydum ama hiç temasım olmadı.”
Türkkan’ın anneannesi Priştina, annesi de Prizren doğumludur. Aslanpaşazadeler 20—30 kadar köyün ağası halinde iken, I. Dünya Harbi’nden sonra Yugoslav yönetimi bu köylerin hepsine el koyar ve aile Türkiye’ye gelir. Saibe Hanım ile Halid Ziya Bey evlenir. Halid Ziya Bey, İsviçre’de devlet memuru olarak eğitime gönderilir ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürü olur: “İsmet İnönü’ye çattı. İnönü, devlet arazisi olan Taşlık’ta bir yerin tapusunu kendisine çıkartsın diye zorluyordu onu. Ona direndi ama Türkçülük davaları başlayınca da istifaya zorlandı. O zaman da kendisi direndi istifaya. Babam hayatı boyunca istifa mektubunu tarihi açık şekilde cebinde taşıdı.”
Türkçülük nasıl başladı?
İşte böyle bir ailede 1920 yılında dünyaya gelen Reha Oğuz Türkkan, hayatını 25’er yıllık üç döneme ayırmıştır. Tabutluklar’da gördüğü işkenceleri de içine alan 1947′de Amerika’ya gidene kadarki dönem; Amerika’da eğitimden turizme kadar bir çok alanda işler ortaya koyduğu dönem ve 1941 yılında gerçekleştirdiği ve yazar Reşat Nuri Güntekin ile bacanak olmasına vesile olan Emire Güntekin ile evliliğini noktalayarak, Amerika’dan Türkiye’ye geldiği 1972’den sonraki dönem. (Türkkan’ın, Emire Güntekin ile evliliğinden, bugün ikisi de Amerika’daki üniversitelerde profesör olan arkeolog Aslıhan ve babası gibi tecrübi psikolog Ceylan adında iki kızı vardır. Reha Oğuz Türkkan, ikinci evliliğini de 1976 yılında, Akşehir’de yerleşik yörük bir aileye mensup Zübeyde Ece ile yapar. Türkkan’ın bu evliliğinden de Tuğrul ve Alptunga adında iki erkek çocuğu vardır.)
Türkkan’ın babası Halid Ziya Bey, savaşta düşman hücumları ile evlerini kaybedenlere tanınan haktan faydalanarak, Türkiye’den ayrılan Sisam Prensi Georgiadis’in Büyükadada’ki üç katlı 8—10 dönümlük arazi üzerindeki köşkünü Hıdiv İsmail Paşa’nın da yardımı ve bir de yıllarca uğraşıp yaptığı haritaları satarak alır. Aile böylece Büyükadalı olmuştur. Devlet, savaşlarda evleri yıkılanların çocuklarına istedikleri okulda ücretsiz okuma hakkı da tanıdığı için Reha Oğuz da henüz 5,5 yaşlarında iken Saint Joseph’e kaydettirilir. Orada dinlerini kaybediyorlar korkusu ile babası tarafından ağabeyi Orhan’la beraber Kabataş Erkek Lisesi’ne yazdırılır. Sonrasında ise Galatasaray Lisesi. Ancak babasının Ankara’da genel müdürlük ile görevlendirilmesi üzerine Galatasaray’ın 10. sınıfından ayrılıp Ankara’da Gazi Lisesi’ne devam eder Türkkan. Reha Oğuz, ilk okuldan beri çok kitap okuyan bir kişidir. Okuduğu kitapların tesiri ile Kızılderililere merak salar. Sonra Türkler’i keşfeder kitaplarda: “Bendeki Türkçülüğün nedenlerinden biri baba tarafımın oralı oluşu. İki, annemin akrabalarından bir tanesi Namık Kemal’dir. Namık Kemal, Rodos’a sürgün iken, anneannem onun yanında büyümüş ve onu çok severmiş. İki türlü akrabalık varmış Namık Kemal’le. Birincisi, Namık Kemal, annemin ailesi tarafından kız almış. Bir de Aslanpaşazadelerden Eşref Paşa varmış. Namık Kemal, onun kardeşinin oğlu imiş. Anneannem onun şiirlerini okurdu bize hep. Sonra babam çok Türkçü idi, ırkçı denebilecek kadar Türkçü. Bir de, babam Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne karşı İmdat diye bir de gazete çıkarmış. Sevr’i imzaladılar diye ağır yazılar yazarmış onlara orada.”
Türkkan, Gazi Lisesi’nin Filiz adlı dergisinde yazı hayatına başlar. Orada yazdığı ‘milliyetçilik bir hayat ideali olmalı’ gibi bir yazı, henüz milletvekili olan ve Ulus’un Halit Fahri Ozansoy’la birlikte dönüşümlü başyazarlığını yapan Hasan Ali Yücel tarafından çok beğenilir. Ve Türkkan 17 yaşında olmasına rağmen Yücel’le tanışıp, dost olurlar. Ancak Yücel, zamanla solcu tavır takınınca Türkkan da yazılarında ona çatar: “O sırada Ruslar ilerlemeye başlamıştı ve her girdikleri yerde de kendilerine yandaş olanları başa geçiriyorlardı. Bunları anladık, Türkiye’de de gelip, komünistleri öyle yapacaklar diye… Biz de Gazi Lisesi’nde iken liseden arkadaşlarım Fehiman Altan, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş’le birlikte gizli bir teşkilat kurmuştuk, Gürem diye. Gürem aracılığıyla dergiler çıkaracaktık. Ama daha sonra komünistler azmaya başlayınca, Gürem’i onlarla mücadele şekline soktuk. Sonra fazla da fırsatımız olmadı, hapse girdik.” Türkkan, liseden sonra babasıyla beraber gittiği İtalya ve Almanya’da kongrelerde Mussolini’yi tanır, Hitler’i de yakından dinleme imkanı bulur: “Orada görüştüğüm kimselerden anladığım, faşistlerin Türkiye’de emelleri var ve başka yerlerde yaptıkları gibi Türkiye’de de 5. Kol’u kurmaya çalışacaklar. Dönüşte hemen Ergenekon’u çıkarmaya başladım (10 Kasım 1938). Ve orada ‘Faşizm tehlikedir’ diye yazılar yazdım.” Fakat Ergenekon, İnönü tarafından, ‘Almanlar’la dostluğumuzu bozuyor’ diye kapatılır. Derginin kapalı olduğu sürede Reha Oğuz Türkkan, Türkçülüğe Giriş kitabını yazar. Ardından da Gürem’i resmileştirmek isterler ve Kitap Sevenler Kurumu diye bir kurum kurarlar: “Maksat bir yandan faaliyetleri resmileştirmek bir yandan da eski harflerde kalmış, milli kültürümüzün kitaplarını yeni harflerle yayınlamak.” Hasan Âli Yücel o sırada bugünkü adıyla Kültür Bakanı’dır ama Türk’e ait eserlerden hiç birini basmazken bütün Yunan ve Roma klasiklerini basmaktadır.
Türkkan, Ergenekon kapatılınca 1939’un başlarında Bozkurt’u çıkarır, aynı yılın sonlarına doğru ‘Köylü milletin efendisidir palavrası’ diye bir yazı yazınca o da kapatılır. Ve yargılanmaya başlarlar. (Bozkurt da kapatılınca, Bülent Ecevit’in milliyetçi şiirlerini de bastığı ve yine Bozkurt demek olan Gök—Börü’yü çıkaracaktır.)
— Hem dergi çıkarıyor, hem kitap yayınlıyorsunuz. Finansal kaynak var mıydı sizde o zaman?
“Var, ama yani buluyorduk. Harcımızdan, şundan bundan rica edip filan. Tabii babamın da tesiri oluyordu. Çünkü babamın müthiş tanıdıkları vardı. “Necip Fazıl Küçükağa’dan aldık. Milletvekili idi. Türkçülüğe sempati duyan birtakım öğretmenlerden filan alırdık. Gazetecilerden… Yunus Nadiler’den, onlarla bozuşmuştuk. Neyse hatırlamıyorum.”
“Türkeş’in tırnakları çekilmedi”
Kitap Sevenler Kurumu, ilk defa Ziya Gökalp’in eserlerini yeni harflerle basar. Türkkan arka plandadır. Kurum’un fahri başkanı da Fethi Okyar’dır: “Fakat Halk Partisi kokusunu aldı. Ancak üç ay dayanabildik. Kapattılar. Tam o sırada beraat ettik, Bozkurt’u yeniden çıkarmaya başladık. İşte Nihal Atsız o sırada kabul etti yazmayı.” Türkkan, daha sonra Atsız ile yazılar yüzünden bozuşur: “İlk işi benim hakkımda bir kere Ermeni dedi, olmadı, ‘Gürcü imiş’ dedi, arkasından ‘Arnavut.’ Sonra Zeki Velidi Togan barıştırdı bizi. Liseden sonra, Paris/Sorbonne Üniversitesi’ne gider. İkinci Dünya Savaşı’nın ateşi yayılıp Almanlar’ın Paris’i tehdit eder duruma gelmesi ile Türkkan da, tarih ve antropoloji eğitimini yarıda bırakıp Türkiye’ye döner. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam eder. 1942’lerde burayı bitirir. Ardından İstanbul Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji tahsili yapar.
Bir yandan da, burada yer darlığından çok fazla değinemeyeceğim fakat Türkkan’ın Tabutluktan Gurbete kitabında detayları ile yer verdiği meşhur Türkçüler Davası gelişir. Nihal Atsız, kendi dergisine yazdığı bir yazı nedeniyle, Hasan Ali Yücel’in talebiyle Sabahattin Ali tarafından dava edilir. Türkkan’ın da, Atsız’a destek olmak için Ankara’da öğrencileri organize edenlerden olarak, 10 bin kişinin katıldığı yürüyüş tertiplemesi bardağı taşıran son damla olur. İlk aşamada 23 kişi tutuklu kalır, aralarında işkence görenler olur, mahkemeye verilirler. İddia, hükümeti düşürecek bir Türkçü/ırkçı darbe hazırlığı içinde oldukları yolundadır. Ve o meşhur Tabutluk hadisesi yaşanır. Reha Oğuz Türkkan 3 gün 4 gece ile Tabutluklar’da en fazla kalan kişi olur: “Alparslan Türkeş’in tırnağını çekmeye kalkışmışlar, hatta çekmeye bile başlamışlar ama çekmemişler. Ötekisi müdahale etmiş, ‘O üniformalı (o zaman piyade üsteğmendir), başımıza bela olur’ demiş, hemen mendille elini silmişler.”
Fakat aralarından bazıları işkenceye dayanamayıp, kendilerinden istenen ifadeyi imza ederler: “23’lerin hepsi zannedildiği gibi kahraman değildi. Atsız, sonuna kadar direndi. Cenap Şahabettin’in oğlu İsmet Rasin Tümtürk, ki en az ondan ümitliydim, o da gayet cesur çıktı. Onun annesi Kürtçü Bedirhan Paşa’nın kızı idi. Cenap Şahabettin de Arnavutluk’un Viyola kabilesinden, yani Arnavut. Halbuki İsmet Rasin bizde en azılı ırkçı idi. ‘Her iki taraf da Türk olacak, olmazsa aramıza almayalım’ diyordu. Tamam dedim, işte faşistlerin 5. Kolu, bu da onlardan. Ona söyleyince bozuldu. Ama en cesurlardan birisi idi. Tabii orada yanılmış oldum. Kendi kendime diyorum ki ‘herşeyin istisnası var. Bunlar da istisnalar, olacak.”
— Başka kimde yanıldınız?
“Hikmet Tanyu, lisenin son sınıfında arkadaşımdı. Annesi Abaza idi. Onu öğrenince aramız bozuldu. Fakat Tabutlukta tabanca dayamışlar ensesine yine imzalamamış. Kabul etmek lazım. Herkesi bir kalıba sokmak doğru değil. Bir de, Hamza Sadi Özbek. Tabutluktan Gurbete kitabını yazarken de Hamza Sadi Özbek’in ismini vermedim ama olayı anlattım. Daha sonra öğrendim ki kendisine işkenceler yapıldığını, işkencelere nasıl davranmış’ gibi şeyler söylemiş. Orada bir tepem attı, kızdım.” Sonuçta kararlar verilir, cezalar alınır. Türkkan 5 yıl 5 ay ve 2 yıl da Diyarbakır’da sürgün almıştır. Ancak 23 Ekim 1945’te Askeri Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ceza alanlar, telgrafla salıverilirler: “Bizi tutukladıkları zaman, resmi yahut klasik sebep olarak ‘Ruslar’a hoş görünmek için biz Turancıları cezalandırıyoruz’ diye gösteriyorlardı. Peki, işkence ettiğinizi de Ruslar’a haber verdiniz mi?”
Türkkan, Tabutluk Hadisesi geride kaldıktan sonra Sorbonne Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji eğitimini tamamlar. 1947’nin sonlarında da Amerika’ya gider. İlk aylarda iş bulamaz. Bir yandan, işkenceler sırasında zedelenen sol gözünün tedavisini yaptırmakla uğraşırken, bir yandan da dil gerektirmeyen işler yapar. Otomatik makinelerle inek sağmadan gübre taşımaya, boya işlerinden dondurma satmaya ve sadece bir gece süren garsonluğa kadar pek çok iş yapar. Columbia Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji masterini tamamlar, eğitim görevlisi olur. Altı yıl Columbia Üniversitesi’nde ders verir ve profesör olarak buradan emekli edilir. City College of New York adlı başka bir üniversitede yarım gün çalışır ve arkasından kendi işini kurar. Eğitim alanında bir sistem geliştirir ve 1963—64’lerde ilk okulunu açar. Başarılı da olur. Daha sonra kullandığı krediyi ödeyemediği için iflasa sürüklenir. Sonra üniversite ve liselere malzeme satışı yapan bir şirketin yüzde 54’lük hissesinin kendisine verilmesi şartıyla burada yönetim kurulu başkanı olur. Tekrar çıkışa geçer. Fakat 1969 krizi ile tekrar iflasın eşiğine gelince, genetik, kimya ve biyoloji alanlarında kurduğu şirketleri yok pahasına elinden çıkarmak zorunda kalır.
Türkkan’ın Amerika’da yaptıkları bunlarla da sınırlı değildir. Orada değişik görüş ve düşüncelerde olan Türk derneklerini 1950′lerde, Amerikan—Türk Federasyonu çatısı altında birleştirir. Türk Evi, Ata Türk Okulu, Türk Merkezi, Dış Türkler Derneği, Columbia Üniversitesi’nde Türk Etüdleri Merkezi’nin açılması Türkkan’ın orada yaptıklarından bazılarıdır. Türkiye’ye kafileler halinde ilk tursit gönderilmesine de önayak olur. Ermeni ve Rumlar’a karşı nümayişler yapanlardan olur: “İnönü gelecekti. Ermenilerle Rumlar birleşmiş nümayiş yapacak, belki tartaklayacaklar onu. Konsolos rica etti, ‘Buradaki Türkler’i toplayıp Ermeni ve Rumlardan daha kalabalık bir organizasyon yapsanız…’ ‘Peki’ dedim. Sonra İnönü’ye dedim ‘Sizi karşılamaya gelmedim, sadece Türkiye’nin başbakanı olduğunuz için karşılıyorum’ dedim. ‘Uh’ dedi, geçti, gitti.”
Türkiye’nin 10-15 sene içerisinde taşımacılıkta kabuk değiştireceğini belirten Balnak Genel Müdürü Kosta Sandalcı, ”Karayolu yine vazgeçilmez durumda olacaktır ama onun yanında demiryolu fevkalade ön plana çıkacaktır” dedi.
Sandalcı, Avrupa Birliği (AB) şemsiyesi altında Türkiye’nin karayolu taşımacılığının raylı sisteme taşınması hususunda yürütülen bir proje olan Cream Projesinde Türkiye’yi Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) ve Balnak olarak iki kuruluşun temsil ettiğini dile getirdi. Cream Projesinde bürokratik işlemlerin uzun sürmesinden dolayı sonuç almanın zor olduğunu anlatan Sandalcı, Atatürk döneminde Türkiye’de demiryolu yatırımı olduğunu, ancak daha sonra durduğunu belirtti.
Atatürk döneminden sonra bütün kaynakların karayoluna aktığına dikkati çeken Sandalcı, şöyle konuştu:
”Türkiye şu anda Avrupa’nın en güçlü karayolu filosuna sahip. Ama Avrupa artık ‘dur’ diyor. Vizeleri, kotaları, sürücü yasaklarını koyuyor. Bu bir sürü engelin arkasında olan da sistemin raylı sisteme geçişi için… AB de Cream Projesi’nde Türkiye’yi bu konuda teşvik ediyor. Ama biz hala uyanmadık. Diyor ki, ‘yenile hatlarını, ilave hatlar yap. Halkalı’yı lojistik köy şekline getir. Oraya kombine taşımacılığı mümkün kılabilecek tesisatı kur. Ana yük taşıma kısmını demiryolu kat etsin. Ondan sonra kısa mesafelerini de karayolu yapsın’. Ama biz bunu hala görmüyoruz. Cream Projesi’nde TCDD aşağı yukarı 1 milyon avroya yakın bir proje sundu. Bunun da 300 bin kısmını aldı. Bu proje devam edecektir.”
kosta-sandalci.20091230120355..gifTürkiye’de zihniyetin ”karayolculuk” olduğunu vurgulayan Sandalcı, ”Devlet Demiryollarında şu anda yeniden yapılandırma çalışmaları var. Ben eminim önümüzdeki 10-15 sene içerisinde Türkiye, taşımacılıkta kabuk değiştirecektir. Karayolu yine vazgeçilmez durumda olacaktır ama onun yanında demiryolu fevkalade ön plana çıkacaktır” dedi.
Kosta Sandalcı, Cream Projesinde Halkalı ile Benelüks ülkeleri arasında çok büyük bir hat olduğunu ve bu hat için aşağı yukarı 700 bin adet TIR’ın İpsala, Hamzabeyli ve Kapıkule’yi terk ettiğini dile getirerek, ”700 bin TIR’dan yalnız yüzde 1′ini demiryoluna kazandırsak karşılıklı Halkalı ile Rotterdam arasında günde iki tren işletebilirdik” şeklinde konuştu.
Sorunlardan bir tanesinin de maliyet olduğunu ifade eden Sandalcı, Cream Projesinde sorunlar çözüldüğü anda Balnak olarak özel bir vagon yatırımı yapabileceklerini veya tren işletmeciliğine girebileceklerini söyledi.
“Masraflarımızı ortalama yüzde 25 civarında düşürdük”
Sandalcı, şirketlerinin operasyonlarına ilişkin ise, ekonomik krizden Balnak olarak etkilendiklerini, ancak krizi çok iyi bir şekilde yönettiklerini ve sonuçlarını 2008′e nazaran iyileştirdiklerini anlattı.
Sektörde kriz sebebiyle ciroların azaldığını belirten Sandalcı, Balnak’ta da satışların aşağı yukarı yüzde 10 seviyelerinde düştüğünü bildirdi. Sandalcı, satışlardaki düşüşe rağmen 2008′e nazaran, sonuçlarında yüzde 30′a varan artış yaşadıklarını dile getirerek, şunları kaydetti:
”Biz de masraflarımızı kontrol altına aldık. Akla gelen her türlü kalemde yüzde 5-50 arasında tasarruf sağladık. Biz krizden alnımızın akıyla çıkıyoruz. Masraflarımızı ortalama yüzde 25 civarında düşürdük. Ekonomik kriz sürecinde ziyaret ettiğim şirketlerde de durum benzerdir. Ekonomide bir aksama olursa çarklar kendi kendine dönebilecek şekilde organize olabiliyor.”
Sektörde aşırı borçlanma yüzünden daha önceki dönemleri iyi geçirmiş olan şirketlerin bankaların kredileri geri çağırmasıyla çok sıkıştıklarına dikkati çeken Sandalcı, krizin en büyük tesirinin likidite sıkıntısı olduğunu vurguladı.
Sandalcı, Balnak’ın krize güçlü bir şekilde girdiğini ve en ufak bir likidite sıkıntısı yaşamadıklarını ifade ederek, banka borçlarının da yok denecek kadar az olduğunu bildirdi.
Müşterilerinden kaynaklanan kısıntılar sebebiyle lojistik ve iç nakliye bölümlerinde istihdam sayısında yüzde 10-15 civarında bir azalma olduğunu belirten Sandalcı, ”En büyük müşterilerimizin iş hacimleri yüzde 40, yüzde 60 oranında azalınca domino taşı gibi bu bize yansıdı. Ama düşürdüğümüz rakam kadar, yaklaşık yüzde 10 oranında istihdam yaratmayı düşünüyoruz” diye konuştu.
“2011 yılını halka açılma yılı olarak seçtik”
Kosta Sandalcı, 2011, en geç 2012 yılında halka açılmayı düşündüklerini belirterek, 2011′de şirketin 25. kuruluş yıldönümünü kutlayacaklarını, bu sebeple 2011′i halka açılma yılı olarak seçtiklerini söyledi.
Bazı şirketlerin Borsa’ya çok acele açıldığının altını çizen Sandalcı, Türkiye’deki lojistik sektörünün büyüklüğünü 30 milyar dolar seviyelerinde olarak tahmin ettiğini bildirdi.
Sandalcı, cirolarının 200 milyon dolar seviyelerinde olduğuna dikkati çekerek, 2010 yılı için 125-130 milyon avro ciro hedeflediklerini kaydetti.
Hedef 100 TIR’dan 150 TIR’a
Sandalcı, 2010 yılı yatırımlarına ilişkin olarak da, Hong Kong veya Şanghay’da ve Libya’da kendi ofislerini açmak istediklerini belirterek, ”2010 senesinde 100 TIR’dan 150 TIR’a çıkmayı düşünüyoruz” dedi.
Esprili bir şekilde, ”iç nakliyede en büyük firmanın ”maşallah” (kamyoncular) firması olduğunu” ifade eden Sandalcı, ”Biz maşallah firmasından model taşımacılığa, yani kamyondan TIR’a geçmek istiyoruz. Biz TIR’ları iç piyasada da kullanmak istiyoruz. TIR’lar için 5 milyon avroluk bir yatırım planlıyoruz” şeklinde konuştu.
Kosta Sandalcı, 2010 yılı içerisinde bilgi işlem teknolojilerine de yatırım yapacaklarının altını çizerek, 2010 yılında toplamda 7-8 milyon avroluk yatırım yapmayı düşündüklerini belirtti.
BERBEROĞLU KENDİSİ ANLATMIŞTI
Enis Berberoğlu’nun yıllar önce yazdığı bir yazıda ailesinin geçmişinden bahsettiği geldi aklımıza. Hürriyet’in yeni genel yayın yönetmeninin dedesinin bir Rufai ve Kadiri Şeyhi olduğunu biliyor muydunuz? Berberoğlu bunu 2005′te bizzat kendi açıklamıştı.
İşte 24 Nisan 2005 tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde Berberoğlu’nun yazdıkları.
“Berberoğlu (Cumhuriyet’ten önce Berberzade) soyadının geçmişi, vakıf kayıtlarında 200 yıl geriye kadar takip edilebiliyor. Dedem İzmir’de Rufai ve Kadiri tekkesinin şeyhiydi, babam imanlı bir sosyalist. Ablam siyasete hiç bulaşmadı, bendeniz tescilli sosyal demokratım.”
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
gazeteci, yazar
1956 yılında İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdi. Gazeteciliğe 1981 yılında Dünya gazetesinde başladı. Cumhuriyet, Güneş ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Ankara, Bonn ve İstanbul’da muhabir-yönetici oldu. Güneydoğu’da ve 1991 Körfez Savaşı sırasında Bağdat’ta habercilik yaptı. Hürriyet gazetesinde ekonomi müdürlüğü ve Ankara temsilciliği yaptı. Gazeteci Oya Berberoğlu ile evli ve bir kız çocuğu babası.
1941 yılında İstanbul’da doğdu. 1961 yılında Nişan Hançer’in yönettiği “Acı Zeytin” filminde yönetmen yardımcılığı yaparak Yeşilçam’a ilk adımlarını attı.
Ömer Lütfi Akad, Halit Refiğ, Memduh Ün ve Atıf Yılmaz gibi Yeşilçam’ın ünlü yönetmenlerinin yanında çalıştı. ilk filmi “Ölüm Pazarı”nı 1963′te çekti ancak umduğu başarıyı yakalayamadı.
Asistanlığa geri dönen Ökten 1972′de “Kadın Yapar”, ardından da 1973′de “Bir Demet Menekşe” ile dikkatleri üstüne çekmeyi başardı.
Selim İleri’nin senaryosunu yazdığı film, bir aşk hikayesi üzerinden toplumsal bakış açısını dile getirmekteydi. Zeki Ökten’nin sinemaya bakış tarzı bu film ile kendini gösterdi.
Osman Seden, Ömer Lütfü Akad, Metin Erksan, Memduh Ün, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz’ın kuşağından sonra gelen ikinci yeni kuşak sinemacılar arasında yerini aldı. “Askerin Dönüşü”(1974), “Sürü”(1978), “Düşman”(1979) adlı filmlerinde gerçekçi uslubunu korurken, “Hanzo”(1975), “Kapıcılar Kralı”(1976), “Çöpçüler Kralı”(1977) ve “Faize Hücum”(1982) gibi filmleriyse toplumsal sorunları komedi ile vermeyi başarmıştır.
Kemal Sunal ile çalıştığı “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Düttürü Dünya”(1988) gibi filmleri komedi olarak görülse de altında toplumsal gerçekler bulunmaktadır. O dönemki sosyal yaşama tepkiler ve eleştiriler içermektedir. Özellikle “Kapıcılar Kralı” ve “Çöpçüler Kralı” ile belli bir sınıf üzerinden Türkiye’nin o dönemki gerçekleri verilmiştir. 14. Antalya Film Şenliği’nde “Kapıcılar Kralı” adlı filmi ile “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandı.
1978 yılında senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı “Sürü” adlı filmi çekti. Bu film uluslararası başarılara imza atarak 11 tane ödül aldı.
Ardından yine Yılmaz Güney ile birlikte çalıştığı “Düşman”ı çekti. Bu film de yurtdışında ilgi gördü. Bu filmin ardından 1982 yılında başrolünde Genco Erkal’ın yer aldığı “Faize Hücüm” geldi. Bu film ile Antalya Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini aldı.
Bu filmi “Pehlivan”(1984), “Ses”(1986) ve “Düttürü Dünya”(1988) izledi. “Pehlivan” adlı film ile uluslararası birçok ödülün yanısıra, İstanbul Film Festivali’nde “Üstün Başarı” ödülü aldı. “Düttürü Dünya” adlı filmden sonra sinemaya bir süre ara verdi.
1993 yılında Kemal Sunal ile çektiği televizyon dizisi “Saygılar Bizden”i yaptı. 1995 yılında ise Kültür Bakanlığı ve Efes Pilsen’nin katkılarıyla Yusuf Kurçeli, Ömer Kavur, İrfan Tözüm ve Erden Kıral ile birlikte bağımsız 5 kısa sevgi ve hoşgörü öyküsünden oluşan “Aşk Üzerine Söylenmiş Herşey” adlı çalışmada yer aldı.
Ardından 1999 yılında Metin Akpınar, Zeki Alasya, Yıldız Kenter, Eşref Kolçak gibi büyük oyuncuların yer aldığı “Güle Güle” adlı filmi çekti. Film Almanya ve Fransa’da gösterime girmiş, birçok yurtiçi ve yurtdışı festivallere davet edilmişti. Bunun yanı sıra 37. Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “En İyi Senaryo” ödüllerini almıştı.
Bu filmlerin ardından 2003 yılında başrollerini Tarık Akan ve Okan Bayülgen’nin paylaştığı “Gülüm” ;2006 yılında ise Cüneyt Türel, Yaman Tarcan, Bülent Kayabaş ve Nilgün Belgün’nün rol aldığı “Çinliler Geliyor” adlı filmleri yönetti.
19 Aralık 2009 tarihinde, İstanbul’da vefat etti.
İstanbul’un diliyle konuşan yazara dört dörtlük İstanbul festivali… Ahmet Hamdi Tanpınar’ı geç keşfeden Türkiye, ustayı paneller, söyleşiler, imza günleriyle anacak. 4 günlük festivalin sonunda yazarlar Ghetto’daki partide turntable başına geçecek. DJ’lik yapacak.
Huzur’, ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ gibi başyapıtlarıyla Türk romancılığına yön veren Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen festival için geri sayım başladı. 52’si yabancı toplam 90 yazarın katılacağı festival 31 Ekim’de başlayacak. İşte, kısır ebebiyat ikliminde ’sürpriz’ sayılabilecek fikirlerle zenginleşen etkinlikten notlar:
TAM adı; İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali.
BU yıl ‘şehir ve zaman’ temasıyla ilki düzenleniyor. Gelenekselleşmesi hedefleniyor.
AÇILIŞ partisi 31 Ekim’de Çırağan Palace Kempinski’de.
32 ülkeden 52 yazar geliyor. Bunlar arasında Adam Fawer, Nawal El Saadawi, ‘Agata ile İstanbul’da’ romanıyla ünlenen Cristina F. Cubas, ‘Avrupa’da’ adlı kitabıyla Avrupa tarihini dünyaya okutan Hollandalı yazar Geert Mak da var.
YABANCI yazarlarla Türk meslektaşları tanışma-tartışma toplantılarında buluşacak. Okumalar, paneller, söyleşiler, imza günleri düzenlenecek.
OKURLAR, edebiyat kahvelerinde yazarlarla bir araya gelerek edebiyat
sohbetleri yapacak.
‘TANPINAR Sempozyumu’ düzenlenecek. Sempozyum için Tanpınar’ın dünyadaki çevirmenleri ve editörleri İstanbul’a davet edilecek.
WORD Express projesi kapsamında 12 farklı ülkeden 23 genç yazar Avrupa’da trenle değişik şehirleri ziyaret edip, edebiyat okumalarına katılacak. Son durakları İstanbul olacak Word Express yazarları, festival kapsamında bir okuma gerçekleştirecek.
l 3 Kasım Salı akşamı Ghetto’da yapılacak kapanış partisinde yazarlar DJ’lik yapacak.
23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul’da Ravaz-i Maarif İbtidaisi’nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
Şiir:
Şiirler (1961 - Bütün Şiirler)
Hikaye:
Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955).
Roman:
Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975), Aydaki Kadın (1987).
Deneme:
Beş Şehir (1946), Yahya Kemal (1967), Edebiyat Üzerine Makaleler (1969), Yaşadığım Gibi (1970).
Tarih:
XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1949), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mektupları (1974 - Der. Z. Kerman).
HAKKINDA YAZILANLAR
Hazır Reçete Yok !
Her şey bizden bir yeni terkip bekliyor
Mahmut Çetin
Türk aydını, Osmanlı devletinin Batı karşısında çözülmesiyle yeni bir kültür dünyasına açılır.Bu çaba Osmanlı devletinin yıkılması ve onun değer yargılarının tasfiyesiyle hızlanır.Aydınlarımız bu maksatla önce yerli olanla islami olanı ayırıp, yerli olana bağlanmayı dener.Ardından yerli olan kültür kaynağını iyice daraltıp folklordan hareketle teorik bütüne ulaşmayı düşünürler.Folklordan hareketle bir çok fikri üretim yapılmasına rağmen, bu arayış asıl amaç olan ‘yeni bir teorik zemin’i oluşturamaz.I.Tarih Kongresiyle ortaya yeni bir tez atılır.Tez şudur: “Bütün dünyaya şamil medeniyetin mebde ve menşei Orta Asya’dır.”(1)
Erol Güngör esaslı bir eleştiriye tabi tuttuğu bu tezi şöyle özetler.Yeni teze göre Orta Asya medeniyetin beşiğidir.Türkler Orta Asya’da yaşarken bir kuraklıkla yurtlarından ayrılmışlar, dünyanın değişik yerlerine göç etmişler ve medeniyeti dünyaya yaymışlardır.Bu arada Anadolu, Mısır ve Mezopotamya’da yeni yeni medeniyetler kurmuşlardır.Etiler, Hititler ve Sümerler gibi.Türkler müslüman olunca yeni bir göç dalgasıyla yeniden Anadolu’ya ulaşmışlar, buradaki Eti , Hitit kültürleriyle yeniden kaynaşmışlardır.Anadolu 4 bin yıllık Türk yurdudur.Cumhuriyetle bu en eski Türk kültürlerine sahip çıkılmıştır.(2)
Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zinciri Türk tarihinden bir sapma mı ?
Teorinin buraya kadar olan kısmı, Anadolu üzerinde gözü olan Batı ülkelerine karşı sevimli bir çıkış olarak görülebilir.Ancak teoriyi üretenler hızını alamayıp asıl Türk tarihinin kaynağını Anadolu Medeniyetleri adı altında Eti-Hitit-Sümer zincirine bağlar ve Türk tarihinin Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zincirini asıl özden bir sapma olarak niteler.Bu nedenle Türklerin müslümanlaşmasından sonraki dönemler, gözden geçirilmesi gereken dönemlerdir.Aydınlar başlangıçta -genellikle- kabul etmekle birlikte zaman bu tezi geçersiz kılar.
İki ara bir dere: Batı
Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı dönemini es geçerek oluşturulmak istenen tarih anlayışlarının geçersizliği, arayış içindeki odakları, Batı medeniyetini evrensel tek bir medeniyet olarak görmeye ve ona entegre olmaya itmiştir.
Batı medeniyetine entegre olma düşüncesi Nurullah Ataç tarafından teorik birliğe ulaştırılmaya çalışılır.Belki de yabancılaşma dönemi boyunca sınırlı da olsa başarıya ulaşmış tek düşünce budur.1938 yılından sonra fikir hayatımıza bu düşünce hakim olmuştur.Bu görüşe göre Batı medeniyetinin gelişme çizgisi, bütün insanlık için ortaktır.Batı medeniyeti dışında ortaya çıkan medeniyetler ayrıktır ve onların ancak folklorik bir değeri vardır.Yerli medeniyetlerin tasfiye edilip, Batı medeniyetine adapte olmaları tarihi bir zarurettir.Bundan dolayı Yunan, Latin ve Fransız kaynaklarından Batı kültürü aktarılarak, pozitivizmde karar kılınmıştır.Resmi görüşe paralel olarak, Batı’dan aktarılan yeni fikir akımları sınıf ya da üretim temelinden yoksun olmasına rağmen siyasi yönelişlerde ve kadrolaşmada kaynak olmuştur. Batı alıntılarıyla, aktarmacılığıyla devlete ‘kapılanma’ mümkün olduğundan resmi siyaset ve kültürü kendilerine göre yorumlayan siyasi gruplar, üretimden kaynaklanmayan gelirlerle ‘sübvanse’ edilerek ithal bir kültür ortaya konmuştur.(3)Bu aktarma kültürün etkisi günümüzde azalarak sürmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ileri sürülen tarih görüşleri 1950 sonrası serbestlik ortamıyla, devlet görüşü olmaktan çıkmıştır.Bu görüşlerin ileri sürüldüğü dönemlerde ise daima karşı tezler var olmuştur.
Kültüre dayalı çözüm: ‘değişerek devam etmek’
Bu karşı tezlerden biri de Anadoluculuktur.Özellikle Yahya Kemal’in tarih görüşü bu isimle ifade edilmiştir.Bu görüşe göre Türk Tarihi, Malazgirt Zaferiyle başlar.Dilin ve milletin önceki macerası, bu tarihin bir çeşit mukaddimesinden ibarettir.Malazgirt Zaferi, İstanbul’un Fethi ve Milli Mücadele, Fransız İnkılabı çapında ‘doğu rönesansı’na kaynaklık etmişlerdir.
Yahya Kemal’in fikri halefi durumundaki büyük yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı şaheserinde roman örgüsü içinde üç önemli tezi de yoğurmaktadır.Tarihinin sürekliliği, kültür devrimlerinin başarısızlığı ve milli çözüm: halkın gücü.
Bizim üç ana başlıkta topladığımız Huzur tezleri, bütüncül bir tarih tezi ortaya koymuştur.“Yalnız bir şeyi biliyoruz.O da bir takım köklere dayanmak zarureti, tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti.bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz.Muvazalar daima tehlikelidir.”(4)
Tarihi bütünlüğün sağlanması, yani tarihin bir takım zoraki tezlerle değil, sadece vakıa-olgu olarak değerlendirilmesini gerektirir.Tarihin belirli devirlerini tasviye edip yerine mantıki tezler teklif edememe durumu, toplumda mutlak bir yabancılaşmayı başaramasa da değer yargılarını yozlaştırmaktadır.
Bu tahribat nedeniyle fertler, toplumlarına has hüviyetlerini temsil edemez hale gelmektedir.Hüviyetini bulamayan fertlerin oluşturduğu toplum bunalımlara gebe bir toplumdur. “Evvela insanı birleştirmek.Varsın aralarında hayat standardı yine ayrı olsun; fakat aynı hayatın ihtiyaçlarını duysunlar.”(5)Köklerine bağlı fertler, farklı içtimai sınıflara mensup olsalar bile ‘biz şuuru’nu muhafaza edeceklerdir. “Maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder.”(6) Tarihi birikimden kaçmak boşuna bir çabadır.İnsan için hafıza neyse, millet için de tarih odur.Nasıl insan fikir değiştirebildiği halde hafızasını silip atamamaktaysa, milletler de günlük zaruretler nedeniyle tarihi birikimlerini silip atamazlar.Silip atmaya kalktıkları durumda bile hayatın tabii akışı ‘günlük dayatma’ları geçersiz kılacaktır.Yabancılaştırmanın başarıldığı iddia edilen sömürge topraklarda bile toplumsal doku hepten silinememekte ve tarihi birikim ‘ecnebi bir cisim gibi’ insanları rahatsız etmektedir.
Halkın içinde ve önünde aydın
Toplum için değişik bakış açılarıyla değişik tasnifler yapılabilir.Bunlardan biri de halk ve aydın ayırımıdır.Halk ve aydın ikiliği yabancılaşma döneminin başından itibaren cemiyetimizde etkisini gösterir.Türk toplumu için bu iki kesim de yeni dönemin rengini vermeğe tek başına yeterli değildir.Huzur romanındaki karakterlerden Mümtaz, Türkiye’nin kültür birliği sağlanamadığından gelecekten ümitsizdir.Ancak romanın diğer kahramanı İhsan yani romandaki Yahya Kemal, “Güçlük var.Fakat imkansız değil.Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz.Kendimizi sevmiyoruz.Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Varlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz…Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz.Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz”(7) der.
Başkasının hayatını yaşayamazsınız
Medeniyetlerin farklı gelişme çizgileri vardır.Ancak batıcı ortodoks görüşe göre Batı medeniyeti evrensel ideal gelişim sürecinden geçmiştir.Bu medeniyetin dışındaki medeniyetlerin yaşaması, Batı medeniyetine adapte olmasına bağlıdır.Bu görüş kültür hayatımıza hakim olmuş ve aydınımızı kültür ikiliğine yani kimlik bunalımına düşürmüştür.Bu hususta Tanpınar’ın işareti şudur: ‘başka milletlerin tecrübesi’nden faydalanılabilir, ama onun tecrübesini yaşamak mümkün değildir.
Kaynaklar
1.İnanç ve Kültür Sadettin Elibol s.133
2.Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik Erol Güngör s.66
3.Niçin Arabesk Değil Sibel Özbudun s.40
Rahşan Ecevit, aylardır sürdürdüğü yeni parti çalışmalarını sonuçlandırdı. Demokratik Sol Halk Partisi (DSHP) adlı partinin kuruluş dilekçesi dün İçişleri Bakanlığı’na sunuldu.
Parti liderliğine ise uzun yıllardır Rahşan Hanım’la birlikte hareket eden gazeteci Hulki Cevizoğlu getirildi. Daha önce DSP’den istifa eden bazı milletvekillerinin katılmasıyla yeni parti TBMM’de de temsil edilecek.
Hulki Cevizoğlu ise, “Kimsenin kuşunda, taşında gözümüz yok. Bu zaten Ecevit’in güverciniydi, Ecevit’in sembolüydü. Bunun için başkaları düşünsün, biz bu yolda gidiyoruz.” cevabını verdi. Bu arada, Ecevit’in kurmaylarından Tayfun İçli, yeni partiye katılmayacağını açıkladı.
Gazeteci-TV program yapımcısı Hulki Cevizoğlu, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Siyaset Bilimi” lisansı ve “İşletmecilik” yüksek lisansını tamamladı. 1981’de gazeteciliğe başladığı Hürriyet’te aralıksız 8 yıl çalıştıktan sonra çeşitli basın kuruluşlarında muhabir ve yönetici olarak görev yaptı. 1994’te başladığı “Ceviz Kabuğu” programını sürdürüyor. Hulki Cevizoğlu’nun programları yüksek öğretimde bazı derslerde incelenmekte ve bazı doktora tezlerinde kaynak oluşturmaktadır.
ÖDÜLLERİ:
Verilen ödüller arasında Hulki Cevizoğlu’nun kabul ettiği bazı ödüller:
Yılın En İyi Tartışma Programı (Özel Radyo ve Televizyon Yayıncıları Derneği-2005); Yılın Kuvacısı (internetajans.com-2004); En Başarılı Ulusal Tartışma Programı (Türkiye Kamu-Sen Giresun Şb.-2004); Yılın Tartışma Programı (İstek Bilge Kağan Okulları-2004); Tv Haber Programı Dalında Yılın Sembolü (Özel Sembol İ.Ö.O.-2004); İlkeli Gazeteci Ödülü (Sivas Cumhuriyet Üni. Atatürkçü Düşünce ve Türk Dili Toplulukları-2004); En İyi Tartışma Programı (KKTC Girne Amerikan Üni.-2004); En Beğenilen Tartışma Programı (Maltepe Üni.-2004); En İyi Tartışma Programcısı (Türk Ocakları Trabzon Şb.-2004); En İyi Tartışma Programcısı (13 İletişim Fakültesi Dekanının Özel Ödülü-2004) (Türkiye’de İlk); En İyi Tartışma Programı (Polis Akademisi-2004); En İyi Tartışma Programı (Uludağ Üni. Uluslararası İlişkiler Topluluğu-2004); Yılın Atatürkçüsü (Atatürkçü Düşünce Derneği, D. Şb.-2004); Yılın TV Programı (Niğde Üniversitesi-2004); Yılın Tartışma Programı (Türk Eğitim-Sen-2004); Yılın En İyi Tartışma Programı (Özel Radyo ve Televizyon Yayıncıları Derneği-2004); En Beğenilen TV. Program Yapımcısı (K.T.Ü. İşletme ve Ekonomi Kulübü-2003); Yılın Tartışma Programı (İ.Ü. Diplomasi Kulübü-2003); En İyi Haber Programcısı (Gazi Üni. Uluslararası İlişkiler Araştırma Topluluğu-2003); Ulusal Televizyon Açık Oturum ve Söyleşi dalında 2002 Yılının En Başarılı İletişimcisi (Selçuk Üni. İletişim Fakültesi-2003); Basın Onur Ödülü (Cumhuriyetçi Gençlik Platformu-2003); Ziyad Nemli Büyük Ödülü (Trabzon Gazeteciler Cemiyeti-2003); Türk Dünyası’na Hizmet Ödülü (Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı-TÜRKSAV-2003); En Çok İzlenen Tartışma Programı (H.Ü. Bes. ve Diy. Kulübü-2002); En Beğenilen TV Program Yapımcısı (B.Ü. İşletme ve Ekonomi Kulübü-2002); Yılın En İyi Araştırma Programı (İ.Ü. Bilgisayar Kulübü-2002); Açık Oturum Dalında 2001 Yılının En Başarılı İletişimcisi (Selçuk Üni. İletişim Fakültesi-2002); 2002 Karaman Türk Dili Ödülü (Karaman Valiliği-2002); En İyi Haber ve Tartışma Programı (A.Ü. Hukuk Fakültesi Birleşik Hukukçular Kulübü-2002); Medyanın En İyileri, 2001 Yılı En İyi Tartışma Programı (Özel Radyo ve Televizyon Yayıncıları Derneği-2002); En Beğenilen Tartışma Programı (M.Ü. İletişim Fakültesi-2001); Araştırma dalında 2000 Yılının Bilişimcisi (İ.Ü. Bilgisayar Kulübü-2001); Başarı Ödülü (Aydın Gaz.Cem.-2001); Türk Kültürüne ve Sosyal Hayatına Hizmet Eden TV Prog. Ödülü (Türk Ocakları-2000); Televizyon Söyleşi dalında 1999’un Başarılı İletişimcisi (İ.Ü. İletişim Fakültesi-1999); Gazetecilik dalında Yılın Altın Adamı Ödülü (Anadolu Basın Birliği-1999); Televizyon Söyleşi dalında 1998’in Başarılı İletişimcisi (İ.Ü.İletişim Fakültesi-1998); 1998 Sedat Simavi Televizyon Ödülü (T.Gazeteciler Cemiyeti-1999); Medyada Hoşgörü Ödülü (Ç.Kale Onsekiz Mart Üni.-1998); Televizyon Söyleşi dalında 1997’nin Başarılı İletişimcisi (İ.Ü. İletişim Fakültesi-1997); Yılın Gazetecisi (Gazeteciler Cemiyeti-1997) (Tüm Medya içinde yalnızca tek kişiye verilen ödül); Jüri Özel Ödülü (Doğu And. Gaz. Cem.-1997); TV Tartışma dalında Yılın Televizyoncusu (T.Yazarlar Birliği-1997); Cengiz Polatkan Ödülü (RTGD-1997); Haber dalında Yılın Gazetecisi (ÇGD-1987); Haber dalında Yılın Gazetecisi (ÇGD-1986).
KİTAPLARI:
Ya Sev, Ya Sevr (Bir Gafletin Büyümesi) (2005, 11. baskı), Vatikan (Batı’dan Gelen Tehlike) (2005, ilk baskı 10.000 adet), Misyonerlik ve Siyasal Hıristiyanlık (2005, ilk baskı 10.000 adet), Masonluk ve Rotaryenlik (2004, 8. baskı), Tarih Türkler’de Başlar (2004, 3. baskı), Bütün Kaleler Zaptedilmedi (Attilâ İlhan’la Birkaç Saat) (2004, 12. baskı), Türkiye ve Türkçe Üzerine Oynanan Oyunlar (2004), Uzaylılardan Vahiyler ! (2003), Taze Yazı Kokusu (2003, 2. baskı), Amerika’nın Körfez Savaşı (2003, 2. baskı), Altın ve Suikast (Bergama ve Alman Vakıfları Olayı) (2003, 2. baskı), 28 Şubat: Bir Hükümet Nasıl Devrildi (2003, 3.baskı), Türk Olmak (2003, 2.baskı), Kur’an Şifrecilerine Cevaplar Edip Yüksel :”Çöpe At” (2002, 9. baskı), Türkçe İbadet (2002, 3. baskı), Sözümün Özü (Oğulcan Cevizoğlu’nun Resimleriyle) (2002), Yaşar Nuri Öztürk’e Soruyorum (2002, 2. baskı), Yakın Zamanlar Tarihi (2001), Generalinden 28 Şubat İtirafı:”Postmodern Darbe” (2001), Eşekli Kütüphaneci (2000), Nurculuk (1999), Lider Troyka (1999), Özelleştirme (1998, 3. baskı), Yaşar Nuri Öztürk (1998), Vicdanımızı Yastık Yapıp Yatıyoruz (1998), Şeyhler, Müritler ve Yalancı Peygamberler (1997), Dünü Bugünü ile 68’liler (1997), Ceviz Kabuğu (1996, 2. baskı), Misyon (1987).
Geç keşfettik özür dileriz’ festivali
İstanbul’un diliyle konuşan yazara dört dörtlük İstanbul festivali… Ahmet Hamdi Tanpınar’ı geç keşfeden Türkiye, ustayı paneller, söyleşiler, imza günleriyle anacak. 4 günlük festivalin sonunda yazarlar Ghetto’daki partide turntable başına geçecek. DJ’lik yapacak.
Huzur’, ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ gibi başyapıtlarıyla Türk romancılığına yön veren Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen festival için geri sayım başladı. 52’si yabancı toplam 90 yazarın katılacağı festival 31 Ekim’de başlayacak. İşte, kısır ebebiyat ikliminde ’sürpriz’ sayılabilecek fikirlerle zenginleşen etkinlikten notlar:
TAM adı; İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali.
BU yıl ‘şehir ve zaman’ temasıyla ilki düzenleniyor. Gelenekselleşmesi hedefleniyor.
AÇILIŞ partisi 31 Ekim’de Çırağan Palace Kempinski’de.
32 ülkeden 52 yazar geliyor. Bunlar arasında Adam Fawer, Nawal El Saadawi, ‘Agata ile İstanbul’da’ romanıyla ünlenen Cristina F. Cubas, ‘Avrupa’da’ adlı kitabıyla Avrupa tarihini dünyaya okutan Hollandalı yazar Geert Mak da var.
YABANCI yazarlarla Türk meslektaşları tanışma-tartışma toplantılarında buluşacak. Okumalar, paneller, söyleşiler, imza günleri düzenlenecek.
OKURLAR, edebiyat kahvelerinde yazarlarla bir araya gelerek edebiyat
sohbetleri yapacak.
‘TANPINAR Sempozyumu’ düzenlenecek. Sempozyum için Tanpınar’ın dünyadaki çevirmenleri ve editörleri İstanbul’a davet edilecek.
WORD Express projesi kapsamında 12 farklı ülkeden 23 genç yazar Avrupa’da trenle değişik şehirleri ziyaret edip, edebiyat okumalarına katılacak. Son durakları İstanbul olacak Word Express yazarları, festival kapsamında bir okuma gerçekleştirecek.
l 3 Kasım Salı akşamı Ghetto’da yapılacak kapanış partisinde yazarlar DJ’lik yapacak.
23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul’da Ravaz-i Maarif İbtidaisi’nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
Şiir:
Şiirler (1961 - Bütün Şiirler)
Hikaye:
Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955).
Roman:
Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975), Aydaki Kadın (1987).
Deneme:
Beş Şehir (1946), Yahya Kemal (1967), Edebiyat Üzerine Makaleler (1969), Yaşadığım Gibi (1970).
Tarih:
XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1949), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mektupları (1974 - Der. Z. Kerman).
HAKKINDA YAZILANLAR
Hazır Reçete Yok !
Her şey bizden bir yeni terkip bekliyor
Mahmut Çetin
Türk aydını, Osmanlı devletinin Batı karşısında çözülmesiyle yeni bir kültür dünyasına açılır.Bu çaba Osmanlı devletinin yıkılması ve onun değer yargılarının tasfiyesiyle hızlanır.Aydınlarımız bu maksatla önce yerli olanla islami olanı ayırıp, yerli olana bağlanmayı dener.Ardından yerli olan kültür kaynağını iyice daraltıp folklordan hareketle teorik bütüne ulaşmayı düşünürler.Folklordan hareketle bir çok fikri üretim yapılmasına rağmen, bu arayış asıl amaç olan ‘yeni bir teorik zemin’i oluşturamaz.I.Tarih Kongresiyle ortaya yeni bir tez atılır.Tez şudur: “Bütün dünyaya şamil medeniyetin mebde ve menşei Orta Asya’dır.”(1)
Erol Güngör esaslı bir eleştiriye tabi tuttuğu bu tezi şöyle özetler.Yeni teze göre Orta Asya medeniyetin beşiğidir.Türkler Orta Asya’da yaşarken bir kuraklıkla yurtlarından ayrılmışlar, dünyanın değişik yerlerine göç etmişler ve medeniyeti dünyaya yaymışlardır.Bu arada Anadolu, Mısır ve Mezopotamya’da yeni yeni medeniyetler kurmuşlardır.Etiler, Hititler ve Sümerler gibi.Türkler müslüman olunca yeni bir göç dalgasıyla yeniden Anadolu’ya ulaşmışlar, buradaki Eti , Hitit kültürleriyle yeniden kaynaşmışlardır.Anadolu 4 bin yıllık Türk yurdudur.Cumhuriyetle bu en eski Türk kültürlerine sahip çıkılmıştır.(2)
Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zinciri Türk tarihinden bir sapma mı ?
Teorinin buraya kadar olan kısmı, Anadolu üzerinde gözü olan Batı ülkelerine karşı sevimli bir çıkış olarak görülebilir.Ancak teoriyi üretenler hızını alamayıp asıl Türk tarihinin kaynağını Anadolu Medeniyetleri adı altında Eti-Hitit-Sümer zincirine bağlar ve Türk tarihinin Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zincirini asıl özden bir sapma olarak niteler.Bu nedenle Türklerin müslümanlaşmasından sonraki dönemler, gözden geçirilmesi gereken dönemlerdir.Aydınlar başlangıçta -genellikle- kabul etmekle birlikte zaman bu tezi geçersiz kılar.
İki ara bir dere: Batı
Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı dönemini es geçerek oluşturulmak istenen tarih anlayışlarının geçersizliği, arayış içindeki odakları, Batı medeniyetini evrensel tek bir medeniyet olarak görmeye ve ona entegre olmaya itmiştir.
Batı medeniyetine entegre olma düşüncesi Nurullah Ataç tarafından teorik birliğe ulaştırılmaya çalışılır.Belki de yabancılaşma dönemi boyunca sınırlı da olsa başarıya ulaşmış tek düşünce budur.1938 yılından sonra fikir hayatımıza bu düşünce hakim olmuştur.Bu görüşe göre Batı medeniyetinin gelişme çizgisi, bütün insanlık için ortaktır.Batı medeniyeti dışında ortaya çıkan medeniyetler ayrıktır ve onların ancak folklorik bir değeri vardır.Yerli medeniyetlerin tasfiye edilip, Batı medeniyetine adapte olmaları tarihi bir zarurettir.Bundan dolayı Yunan, Latin ve Fransız kaynaklarından Batı kültürü aktarılarak, pozitivizmde karar kılınmıştır.Resmi görüşe paralel olarak, Batı’dan aktarılan yeni fikir akımları sınıf ya da üretim temelinden yoksun olmasına rağmen siyasi yönelişlerde ve kadrolaşmada kaynak olmuştur. Batı alıntılarıyla, aktarmacılığıyla devlete ‘kapılanma’ mümkün olduğundan resmi siyaset ve kültürü kendilerine göre yorumlayan siyasi gruplar, üretimden kaynaklanmayan gelirlerle ‘sübvanse’ edilerek ithal bir kültür ortaya konmuştur.(3)Bu aktarma kültürün etkisi günümüzde azalarak sürmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ileri sürülen tarih görüşleri 1950 sonrası serbestlik ortamıyla, devlet görüşü olmaktan çıkmıştır.Bu görüşlerin ileri sürüldüğü dönemlerde ise daima karşı tezler var olmuştur.
Kültüre dayalı çözüm: ‘değişerek devam etmek’
Bu karşı tezlerden biri de Anadoluculuktur.Özellikle Yahya Kemal’in tarih görüşü bu isimle ifade edilmiştir.Bu görüşe göre Türk Tarihi, Malazgirt Zaferiyle başlar.Dilin ve milletin önceki macerası, bu tarihin bir çeşit mukaddimesinden ibarettir.Malazgirt Zaferi, İstanbul’un Fethi ve Milli Mücadele, Fransız İnkılabı çapında ‘doğu rönesansı’na kaynaklık etmişlerdir.
Yahya Kemal’in fikri halefi durumundaki büyük yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı şaheserinde roman örgüsü içinde üç önemli tezi de yoğurmaktadır.Tarihinin sürekliliği, kültür devrimlerinin başarısızlığı ve milli çözüm: halkın gücü.
Bizim üç ana başlıkta topladığımız Huzur tezleri, bütüncül bir tarih tezi ortaya koymuştur.“Yalnız bir şeyi biliyoruz.O da bir takım köklere dayanmak zarureti, tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti.bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz.Muvazalar daima tehlikelidir.”(4)
Tarihi bütünlüğün sağlanması, yani tarihin bir takım zoraki tezlerle değil, sadece vakıa-olgu olarak değerlendirilmesini gerektirir.Tarihin belirli devirlerini tasviye edip yerine mantıki tezler teklif edememe durumu, toplumda mutlak bir yabancılaşmayı başaramasa da değer yargılarını yozlaştırmaktadır.
Bu tahribat nedeniyle fertler, toplumlarına has hüviyetlerini temsil edemez hale gelmektedir.Hüviyetini bulamayan fertlerin oluşturduğu toplum bunalımlara gebe bir toplumdur. “Evvela insanı birleştirmek.Varsın aralarında hayat standardı yine ayrı olsun; fakat aynı hayatın ihtiyaçlarını duysunlar.”(5)Köklerine bağlı fertler, farklı içtimai sınıflara mensup olsalar bile ‘biz şuuru’nu muhafaza edeceklerdir. “Maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder.”(6) Tarihi birikimden kaçmak boşuna bir çabadır.İnsan için hafıza neyse, millet için de tarih odur.Nasıl insan fikir değiştirebildiği halde hafızasını silip atamamaktaysa, milletler de günlük zaruretler nedeniyle tarihi birikimlerini silip atamazlar.Silip atmaya kalktıkları durumda bile hayatın tabii akışı ‘günlük dayatma’ları geçersiz kılacaktır.Yabancılaştırmanın başarıldığı iddia edilen sömürge topraklarda bile toplumsal doku hepten silinememekte ve tarihi birikim ‘ecnebi bir cisim gibi’ insanları rahatsız etmektedir.
Halkın içinde ve önünde aydın
Toplum için değişik bakış açılarıyla değişik tasnifler yapılabilir.Bunlardan biri de halk ve aydın ayırımıdır.Halk ve aydın ikiliği yabancılaşma döneminin başından itibaren cemiyetimizde etkisini gösterir.Türk toplumu için bu iki kesim de yeni dönemin rengini vermeğe tek başına yeterli değildir.Huzur romanındaki karakterlerden Mümtaz, Türkiye’nin kültür birliği sağlanamadığından gelecekten ümitsizdir.Ancak romanın diğer kahramanı İhsan yani romandaki Yahya Kemal, “Güçlük var.Fakat imkansız değil.Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz.Kendimizi sevmiyoruz.Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Varlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz…Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz.Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz”(7) der.
Başkasının hayatını yaşayamazsınız
Medeniyetlerin farklı gelişme çizgileri vardır.Ancak batıcı ortodoks görüşe göre Batı medeniyeti evrensel ideal gelişim sürecinden geçmiştir.Bu medeniyetin dışındaki medeniyetlerin yaşaması, Batı medeniyetine adapte olmasına bağlıdır.Bu görüş kültür hayatımıza hakim olmuş ve aydınımızı kültür ikiliğine yani kimlik bunalımına düşürmüştür.Bu hususta Tanpınar’ın işareti şudur: ‘başka milletlerin tecrübesi’nden faydalanılabilir, ama onun tecrübesini yaşamak mümkün değildir.
Kaynaklar
1.İnanç ve Kültür Sadettin Elibol s.133
2.Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik Erol Güngör s.66
3.Niçin Arabesk Değil Sibel Özbudun s.40
4-7.Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar s.302-304
Hükümetin Kürt sorununun çözümüne dönük başlattığı ‘daha çok demokrasi’ açılımı büyük destek görüyor. Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Genel Başkanı Şerafettin Elçi, ‘Kürt açılımı’nın demokratik çerçevede ele alınmasını, sorunun çözümü için tarihi fırsat olarak nitelendirdi. Kürt sorununun toplumsal mutabakatı gerektiren ulusal bir problem olduğunu işaret eden Elçi, bu konuda herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini söyledi.
Elçi, sorunun muhatabı olarak sadece DTP ve PKK’nın adının anılmasından da rahatsız. Bunların, Kürtlerin ancak çok az bir kısmını temsil edebileceğini vurgulayan Elçi, “Sorunun çözümünde PKK’nın ve bunun yörüngesindeki parti ve çevreleri hesaba katmak lazım. Ama bunlar tek başına Kürtleri temsil edemez. Bu yörüngesinin dışında faaliyet gösteren bir dizi Kürt orijinli grup, kurum ve kanaat önderleri var. Dahası, Kürt kesiminde büyük bir sessiz çoğunluk var. Onun için Kürtlerin çoğunluğunun hem şu anki hem de gelecekteki ihtiyaçlarını dikkate alınarak bir çözüm formülünün bulunması lazım.” dedi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘tarihi fırsat’, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Kürt açılımı’ olarak nitelendirdiği yol haritasını CİHAN’a değerlendiren KADEP lideri Elçi, Hükümetin yaptığı açıklamaları çok olumlu karşıladıklarını ve Kürt sorununun çözümünde ilk kez bu kadar ümitlendiklerini kaydeti. Elçi, “Bir kere sorunun adının net olarak ortaya konması başlı başına anlam ifade ediyor. Bunun çözüm çerçevesinin daha çok demokratik olarak belirlenmesi de bir o kadar önemli. Çünkü bugüne kadar Kürt sorunu daha çok bir terör ve asayiş olayı olarak nitelendirilip, çözüm yolunun da tamamen şiddetle bastırılabileceği anlayışı hakimdi. Demokratik çerçeveye yerleştirilmesi gösteriyor ki devlet artık silahlı çözümü bir çözüm olarak görmekten vazgeçiyor. Demokrasi ve diyalog yoluyla çözmeyi benimsemesi çok olumlu bir adımdır.” şeklinde konuştu.
Elçi, çözüm için toplumun farklı kesimlerinin mutabakatının alınmak istenmesinin önemine işaret etti. Konunun sadece hükümetin modeli olarak görülemeyeceğini ifade eden Elçi, şöyle konuştu: “Buna devletin modeli demek daha doğru olur. Ortaya somut bir formülün ortaya konmaması mantıklı. Çünkü çözümsüzlükten medet uman bazı kesimler bu süreci baltalayabilir. Anlaşılan devlet katıda bir uyum ve uzlaşı sağlanmış. Şimdi toplumun mutabakatını almaya çalışıyor. Halkın benimsemediği bir formülü hayata geçirmek çok zordur. STK’ların, aydınların ve kanaat önderleri ile birlikte konunun topluma anlatılmasında çok büyük yararlar var.” Elçi, kendileriyle bugüne kadar bir görüşme yapılmadığını söyledi.
“PKK SAMİMİ İSE HEMEN SİLAHI BIRAKMALI”
Elçi, Kürt sorununda tarihi bir fırsatın yakalandığını, ancak bunun için öncelikle çatışmalı ortamın sona ermesi gerektiğinin altını çizdi. “Ellerin artık tetikten çekilmesi lazım.” diyen deneyimli Kürt siyasetçi, şöyle konuştu: “Cenazelerin taşındığı gergin ve sıcak ortamda akl-ı selimle konunun tartışılıp çözüm yolu aramanın anlamı kalmaz. Sözün değeri olmaz. PKK’yı kim etkileyebilirse birilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak ikna etmesi lazım. Zaten eylemsizlik kararı var. Ama bu yetmez çatışma ortamından uzaklaşması lazım. Devlet kanadının silah bırakmasını beklemek doğru olmaz. Dağda bekleyen grup varsa buna karşı operasyon yapmayalım diye bir açıklama da olmaz. Çatışmalar durduktan sonra PKK nasıl temelli silah bırakabilir, bunun için makul formüller bulunabilir. Devletler geriye takılıp kalmaz.” dedi.
“MUHATAP, TÜM TÜRKİYE OLMALI”
Elçi, açılımın ilk kez toplumun farklı kesimlerinin desteği alınarak çözüm üretilmesinin çok önemli olduğunu söyledi. Muhatap olarak sadece PKK ve DTP’nin adres gösterilmesinin konuyu çözümsüzlükte bırakacağını ifade eden Kürt siyasetçi, “Kürt tarafı denilince PKK’nın ve bunun yörüngesindeki partileri ve çevreleri de hesaba katmak lazım. Ama bunlar tek başına Kürtleri temsil etmez. Büyük bir sessiz çoğunluk var. Bunların ağırlığı önemli ama bütün Kürtlerin hem şu anki hem de gelecekteki ihtiyaçlarını dikkate alarak bir çözüm formülünün bulunması lazım. Çünkü PKK ve onun yörüngesinin dışında faaliyet gösteren bir dizi Kürt kurumu var. Bazı kurumlar var. Önemli kanaat önderleri var. Onlar da toplum üzerinde etkili olabilecek kişilerdir. Kürt toplumunun önemli bir bölümünü oluşturur. Kürtlerin tüm kesimlerinin hassasiyetleri dikkate alınarak bir çözüm formülü üretilmesi lazımdır.” diye konuştu.
Elçi, sadece Kürtlerin muhatap alınmasının da yeterli olmayacağını söyledi. Tüm Türkiye kamuoyunun hassasiyetlerinin dikkate alınması gerektiğini düşünen Elçi, bu konuda herkesin empati yapması gerektiğini kaydetti. Elçi, şöyle konuştu: “Sadece Kürtleri memnun eden bir formül yeterli olmaz. Bu formülün aynı zamanda Türk kesimini de benimsemesi gerek. Çünkü bu konu, yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir sorun değil. Devleti de Türk kesimini de ilgilendiren bir sorundur. Onun için toplumun geniş kesiminin mutabakatı alınması gerekir. Bu konuda zaman ve sabır lazımdır. Günü kurtarmak için ortaya konan formüller çözüm getirmez. Herkes empati yaparsa sorunun çözümü kolaylaşır.”
“ZEMİN MÜSAİT, KÜRTLERİN TALEPLERİ NETLEŞMELİ”
Elçi, Kürt sorununun çözümü için ortamın çok müsait olduğunu ifade etti. Hem devletin hem de Kürtlerin geçmişe göre artık çok farklı düşündüğünü anlatan Elçi, “TRT şeş Kürtçe yayın yapıyor. Zaten PKK da dahil Kürtlerin devlet ile ilgili bir sorunu ve talebi yok. Yeni bir anayasa hazırlanmalı. Herkes Türk’tür ifadesi bütün çatışmaların nedeniydi. Dille ilgili yasaklar kalkarsa her alanda kullanılabilir. Bunlar aslında kolay işlerdir. Niyet ve siyasi irade olsun. Yeni bir yönetim modeli benimsenebilir. Merkezi sistemden yerinden yönetime doğru bir açılım olabilir. Toplumsal yapısı heterojen olan hareketli çok kültürlü bir ülkede bu anlayışta diretmenin bir anlamı yok. Bunun yararları çok. Bu konuda da açılım yaparsa sorunun çözümü kolaylaşabilir.” dedi.
Elçi, Kürtlerin devletten ne istediğinin netleşmesi gerektiğini söyledi. Bu konuda DTP ve PKK’nın da bugüne kadar net bir formül ortaya koyamadığına dikkat çeken Elçi, bu konuda herkesin fikrini rahatlıkla açıklama cesaretini gösterecek zeminin oluşturulması gerektiğine işaret etti. Elçi, şöyle dedi: “Kürtlerin talepleri netleşmeli. Bu konuda bir netlik yok. Tam bir dağınıklık hakim. Herkesin kendine göre bir çözüm formülü var. Sadece DTP ve PKK ile değil, geniş Kürt kesimlerinin konsensüsü ile bir yol haritasının belinlenmesi lazım. Bu konuda büyük bir ihtiyaç var. Devlet buna zemin hazırlamalı, en azından önünü kesmemeli. Yani Kürtler, kendi aralarında konuşup rahatlıkla şiddet içermediği sürece her türlü görüşü ortaya koymalı. Farklı Kürt grupları bir araya gelip uzlaşıp ortaya bir çöküm konmalı. Devlet de buna göre bir çözüm üretmeli.” diye konuştu.
DTP’YE ELEŞTİRİ: OLAYI PKK VE ÖCALAN’A ENDEKSLİYOR
Elçi, her fırsatta Kürtler adına siyaset yaptığını ve onları temsil ettiğini iddia eden DTP’nin Kürt sorununun çözümünde bekleneni veremediğini düşünüyor. “DTP, maalesef yapabileceği rolü yerine getiremiyor.” diyen Elçi, “Olayı tamamen PKK ve Abdullah Öcalan’a endeksliyor. O zaman parti olarak varlık nedenin, bir ağırlığın kalmıyor. Oysa Mcelis’te önemli bir güçtür. Bu rolünü iyi oynar ve bu işin içine girmeli. En azından bağımsız bir rol oynayabilir. Onların da düşüncesini alarak bazen de ikna ederek dağdaki bir insanın görüşü ile Ankara’daki arasında önemli bir fark var. Onları yumuşatması lazımdır.” Elçi, Öcalan’ın 15 Ağustos’ta yapacağı açıklamalardan yeni bir şey beklemediğini, ancak yapacağı açıklamaların belli bir kesim üzerinde etkili olduğunu söyledi.
Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Genel Başkanı
1938 yılında Cizre’de doğdu. Tarım ve mahalli işlerle uğraşan bir ailenin çocuğuydu. Cumhuriyet döneminden önce geniş arazileri olan aile, arazileri Suriye sınırları içinde kalınca ekonomik sıkıntıya girdi. Babası Türkçe’yi askerde öğrendi. Şerafettin Elçi ilk ve ortaokulu Cizre’de, liseyi Mardin’de, Hukuk Fakültesi’ni ise 1955’te Ankara’da okudu. 1959 açılan 49’lar Davası’nda Elçi Ailesi de yargılandı. Diyarbakır’da avukatlık stajından sonra Cizre’de avukatlık yaptı. 12 Mart 1971 sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde 8 ay kaldı. 1977 genel seçimlerinde Adalet Partisi’nden Mardin Milletvekili seçildi. 1978 yılında 11’ler diye anılan grupla birlikte AP’den ayrılıp Bülent Ecevit liderliğindeki hükümete Bayındırlık Bakanı olarak katıldı. 12 Eylül 1980’den sonra beyanatları sebebiyle 30 ay cezaevinde kaldı. Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı’nı ardından da 3 Ocak 1997 tarihinde Demokratik Kitle Partisi’ni kurdu. Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından programında yer alan bazı görüşler sebebiyle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı bulunarak 26 Şubat 1999 tarihinde kapatıldı.
Elçi, uzun yıllardır sürdürdüğü yeni bir siyasi parti kurma arayışlarını, 19 Aralık 2006 tarihinde KADEP’i kurarak tamamladı.


Son Yorumlar